Deneme · Türkçe
Bizden Utanmak
John Berger, Ekim 2002'de, David Levi Strauss'un Between the Eyes kitabına yazdığı giriş yazısında şunu söylüyor: "Hep birlikte, gasp edilmiş sözcüklerimizi geri almamız ve zorbalığın alçak örtmecelerini reddetmemiz gerekiyor.

Okuma
Edvard Munch, Spring Evening on Karl Johann Street, 1892
John Berger, Ekim 2002'de, David Levi Strauss'un Between the Eyes kitabına yazdığı giriş yazısında şunu söylüyor:
"Hep birlikte, gasp edilmiş sözcüklerimizi geri almamız ve zorbalığın alçak örtmecelerini reddetmemiz gerekiyor. Yapmazsak elimizde tek bir sözcük kalacak: utanç" [1]
Berger bu satırları yazdığı gün Irak henüz işgal edilmemiş. Bir kesim Amerika'nın önleyici bir savaşa atılacağından korkuyor, birçok kişi de bu saldırının olmamasını ümit ediyor.
Korkanlar haklı çıktı. Ümit edenler çıkmadı. Aradan yirmi dört yıl geçti, o yıllar boyunca korkanlar haklı çıkmaya devam etti ve ümit edenlerin sayısı azaldı. Yılların ardından korkulanın sürekli gerçekleşmesi, yaşananlara alışanların sayısını da artırdı. Metnin sorduğu soru ise aynı duruyor. Neredeyiz? Bu yaşadığımız nedir, nereye sürükleniyoruz, yitirdiğimiz nedir?
Berger'ın korktuğu oldu. Sözcükler çalındı ve elimizde utanç kaldı. Bu yazı tam o noktada, “neredeyiz?” sorusundaki “biz” fikrine odaklanıyor.
ELİMİZDEKİ DÜNYANIN KISA BİR TAHLİLİ
Önce nerede olduğumuzu söylemek gerekiyor. Tek kutuplu dünyanın ilan ettiği son, kendisine alternatif olabilecek her şeyin tasfiyesiyle sürdürülüyor. Bu tasfiye her yerde farklı biçimde işliyor ama sonuç aynı. Emekçilerin bir asır boyunca mücadele ederek kazandığı haklar ellerinden alınıyor. Gençlik geleceksizlikle terbiye ediliyor. Borçlandırılmış, güvencesizleştirilmiş, itiraz refleksi baştan sönümlenmiş bir yedek iş gücü havuzu tasarlanıyor. Doğa bir yaşam alanı olmaktan çıkarılıp bir rant alanına çevriliyor. Eğitimden yargıya kadar kurumlar, kendi ayakları üzerinde duramayan bir iktidarın ihtiyaç duyduğu biçimde yeniden düzenleniyor.
Ötekileştirme politikasıyla ve yalnızlaştırma yöntemiyle kitlenin biz hissetmesi imkânsız kılınıyor. Etnik kökenler, cinsiyetler, yönelimler üzerinden kurulan söylemlerle kitle önce yalnız bırakılıyor, sonra hedef gösteriliyor. Dışarıda ise emperyalizmin hesapları yerli yerinde duruyor. Dünyanın kurumsal vicdanı, gözünün önünde olup bitene karşı bir açıklama metnini bile zar zor kurabiliyor. Tek bir cümlede toplamak gerekirse, neoliberal tahribatın sonuçlarının artık gizlenmeye bile çalışılmadığı bir dönemdeyiz.
Bu bağlamda Berger'a hak vermemek elde değil. Sözcüklerimiz gerçekten çalındı. Demokrasi, adalet, özgürlük, insan hakları... Hepsi bugün karşıtlarını meşrulaştırmak için kullanılıyor. Elimizde yalnızca utanç kaldı.
UTANÇ İLE ÜMİT ETME YETİSİNİN KAYBI
Berger bu utanç kelimesiyle ne demek istiyordu? Aynı metinde şu açıklamada bulunuyor:
“Utancın karanlığında yazıyorum bunları. Utançtan maksadım kişisel suçluluk değil. Giderek anlıyorum ki utanç, uzun vadede ümit etme yetimizi aşındıran ve ileriyi görmemizi engelleyen bir duygu türü. Gözlerimizi ayaklarımızın ucuna dikip sadece bir sonraki küçük adımı düşünüyoruz.” [2]
Bu açıklamada ilk olarak bir ayrım ortaya koyulmakta. Utanç kişisel suçluluk değil. Berger bunu metninde söylüyor çünkü utancın yanlış anlaşılmaya en açık tarafı burası. İnsan utanç deyince kendi hesabını anlar. Ancak Berger başka bir şey kastediyor.
Tarifin ikinci odağı daha ağır. Utanç ümit etme yetisini aşındırıyor, ileriyi görmeyi engelliyor, gözü ayağa dikiyor. Berger için utanç bir eylemin başlangıcı değil, eylem ihtimalinin sonu.
Bu noktada suçluluk ile utanç arasındaki ayrımı açmak gerekiyor. İkisinin de bir fiili olabilir, hatta aynı fiil ikisini birden doğurabilir. Fark fiilin varlığında değil, fiilin neye delil sayıldığında. Suçluluk “kötü bir şey yaptım” der ve ışığı yapılan işe çevirir. Utanç “yaptığım şey ne olduğumu gösterdi” der ve ışığı yapana çevirir. Bu sebeple suçlulukta telafiden söz etmek daha kolay, çünkü bir fiil geri alınabilir ya da bedeli ödenebilir. Utancın telafisi kapalı kapılar ardındadır, çünkü telafi edilecek olan fiil değil, fiilin açığa çıkardığı şeydir. Suçluluğun önünde yapılacak bir iş durur. Utancın önünde yalnızca kendisi durur.
Berger utancın nereden doğduğunu da söylüyor:
“Utanç, günümüzde çekilen acıların büyük bir bölümünün eğer bazı gerçekçi ve görece basit kararlar alınabilirse hafifletilebileceği ya da bertaraf edilebileceğinin kabulüyle başlar (ki hepimizin bir şekilde onayladığı ama âcizlikten ötürü sahip çıkmadığı bir konudur bu). Günümüzde toplantı tutanaklarıyla ıstırabın boyutu arasında son derece dolaysız bir ilişki vardır.” [3]
Utanç iki şeyin kesiştiği yerde doğuyor. Acının önlenebilir olduğunu bilmek ve onu önleyecek güçten yoksun olmak. Kaçınılmaz olsaydı utanmazdık, kadere yazardık. Gücümüz olsaydı utanmazdık, yapardık. Utanç, bilgiyle iktidarsızlığın kesiştiği dar alanda oturuyor.
Berger “hepimiz” diyor. Hepimiz bir şekilde onaylıyoruz ama âcizlikten ötürü sahip çıkmıyoruz. Adını koymadığı şey burada duruyor. Milyonlarca insan aynı şeyi biliyor ve her biri utancını tek başına yaşıyor. Aynı akşam, aynı görüntü, aynı sofra, aynı sessizlik. O sessizlik milyonlarca kez yaşanıyor, bir kez bile paylaşılmıyor.
Berger bunu görüyor aslında. Birkaç paragraf sonra şöyle yazıyor:
“İnsanlar yaşarken, birbirinden farklı kategorilerde sınıflandırılmış haksızlıklar yüzünden acı çeker; oysa eşzamanlı olarak, hep beraber acıya katlanırlar.” [4]
Ayrı ayrı sınıflandırılan, aynı anda ve ayrılmaz biçimde katlanılan bir acı. Ve hemen ardından metnin en önemli cümlesini kuruyor:
“Küresel çapta siyasi görüş sahibi olmanın önkoşulu ise, gereksiz yere çekilen ıstırapların ortak olduğunu görmektir.” [5]
Berger burada duygudan değil acıdan söz ediyor: acıların birliğinden. Ve hemen ardından ekliyor, başlangıç noktası budur. Bu odak, yazının da çıkış noktası. Acıların birliğini görmek, siyasi bir bakışın önkoşulu. Ama o görmenin nasıl gerçekleşeceğini Berger söylemiyor. Bu birliği kim, hangi anda, neyin sayesinde fark edecek?
UTANCIN ORTAKLAŞTIĞI ALAN
Bu noktada utancın çoğula geçtiği koşulları gözden geçirmek gerek. Bir duygunun politik olabilmesi, onun yayılabilir oluşuna bağlıdır. Örneğin korku yayılır. Bir kalabalıkta panik saniyeler içinde herkesi ele geçirir. Benzer şekilde öfke yayılır, coşku yayılır, kahkaha yayılır ancak utanç yayılmaz. Utanan insan susar, gözünü kaçırır, konuyu değiştirir. Utanç duygusunun kendi içeriği, kendisinin aktarım kanalını kapatır. Diğer bütün duygular kendini yayarak ve bulaştırarak var olurken utanç kendini saklayarak var olur. Anlatmak, utancın kendi yasağını çiğnemektir. Bu sebeple utancın tekil kalması için özel bir uğraşa gerek kalmaz, düzenin fazladan bir çaba harcamasına da. Utanç kendi kendini susturur.
Öfke bunun tam tersi. Öfkelendiğin şeyi anlatırsın. Hatta anlatmadan duramazsın. Eve gelir, gördüğün haberi aktarır, karşındakinin de öfkelenmesini beklersin. Utandığın şeyi anlatmazsın. Anlatmayı aklından bile geçirmezsin.
Aradaki fark duygunun nerede durduğuyla ilgili. Öfkenin nesnesi dışarıdadır. Bir yanlış vardır, o yanlışı yapan vardır, sen de karşısındasındır. Kendinle ilgili hiçbir şeyi gözden geçirmen gerekmez. Utanç ise kendinle ilgili bir şeyi kabul edersen mümkündür. Buradan öfke ile utanç arasında bir bedel farkı da mevcut. Öfke insana çok şeye mal olur ama bunların hepsi sonradan ödenir, zira öfkelenmek için kendinle ilgili hiçbir şeyi kabul etmen gerekmez. Utançta ise ödeme önceliklidir. Kendinle ilgili bir şeyi kabul etmeden o duygunun içine giremezsin. Dolayısıyla öfkenin faturası sonradan kesilebilirken utancın bedeli girişte kendini gösterir.
Bunun politik bir karşılığı var. Girişi bedava olan bir duygu satılabilir. Bugün medyanın, siyasetin ve dikkat ekonomisinin yakıtı öfkedir. Öfke üretilir, paketlenir, hedefi değiştirilir. Sabah bir şeye öfkelenen kalabalık akşam başka bir şeye öfkelendirilir ve ikisi arasında bir çelişki hissetmez. Ancak öfkeli olmak, itaat etmiyor olmak değildir. Berger'ın savaş fotoğrafları üzerine yazdığı metinde bunun devamı var. Öfke bir eyleme dönüşemediğinde insan kendi hayatına döner ve geriye bir yetersizlik duygusu kalır. Yetersizlik duygusu utancın ta kendisidir. Öfke kanal bulursa eyleme döner. Bulamazsa içeri döner ve yetersizliğin içinde utanca çöker.
Berger'ın o metindeki sonucu ise benimkinden farklı. Ona göre bu yetersizlik duygusu şoku dağıtır. İnsan ya omuz silker ya da bir tür kefarete yönelir, bir bağış yapar ve olan biten böylece politikadan arındırılır. Bu uyarı benim iddiamın yanında duruyor. Tek başına bırakılan utanç bir dönüşümün zeminini kuramaz.
Bu çöküşün düzen açısından bir faydası var. Önce öfkelenirsin ve enerjini dışarıda tüketirsin. Öfkenin hiçbir şeyi değiştirmediğini gördüğün an içeri dönersin ve kendini yetersiz bulursun. Yetersizlik seni susturur, susmak da bir sonraki öfkeye hazırlar. İkisi birbirini besleyerek insanı yerinde tutar. Ancak bu döngünün kırıldığı bir imkân var. Utancın nesnesinin “ben” olmaktan çıkıp “biz” olduğu yer.
Utancın öfkeden sonra gelmesi neden daha kalıcı olduğunu da açıklıyor. Öfke olayın anında doğar ve olay bitince söner. Utanç sonradan gelir, hesap yapılırken. Öfke kime karşı olduğunu değiştirir, utanç ise kim olduğunu. Birine kızmayı bırakabilirsin, kendinle ilgili öğrendiğin bir şeyi bilmemeye dönemezsin. Öfkeden dönmek mümkündür. Utançta ise geri dönülecek yer değişmiştir.
İnsanların neden kımıldamadığı sorusunun bir cevabı buradan çıkıyor. Aynı şeyi yaşadıklarını bilmiyorlar. Bilmiyorlar çünkü onları yaşatan duygu, tam olarak anlatılmasını engelleyen duygu. Ama yayılmamak yok olmak değil. Utanç bulaşmaz, birikir. Bir kişiden diğerine geçmez, herkes onu ayrı ayrı bulur. Aynı sebeple bulduğu için de sonuç aynı yere yığılır. Fark şu: bulaşan bir duygu kendi kendine bir kalabalık yapar, biriken bir duygu yapmaz. Birikmiş utanç, kimse onu bir araya getirmezse, milyonlarca tekil sessizlik olarak kalır. Bu yazının sorusu da birikeni bir araya getiren unsur üzerinedir.
UTANDIRMAK VE UTANMAK
Buraya kadar söylenenlere haklı bir itiraz gelebilir. Utanç tarihin en eski terbiye aracıdır. Borçlu utandırılır, yoksul utandırılır, kadın utandırılır. “El âlem ne der” bir ahlak cümlesi değil bir denetim aygıtıdır ve kimsenin gözetlemesine gerek kalmadan çalışır. Utancın yönünü kimsenin belirleyemediğini söylemek bütün bu denklemi görmezden gelmek olur. İtiraz doğru ama tek bir kelimeyi atlıyor. Utanmakla utandırılmak aynı şey değil.
Utandırılmada bir merci vardır. Normu o koyar, neye uymadığını o söyler, ne zaman affedileceğine o karar verir. Utandırılan insan kendi içine bakmaz, kendisini utandıranın gösterdiği yere bakar. Bu yüzden dayatılan utancın yönü baştan bellidir. Onu dayatanın işine gelen yere akar. Aşağıya, yana, kendinden zayıf olana. Ancak kendi tanımandan doğan utançta böyle bir merci yoktur. Kimse sana bir şey atfetmemiştir, bir kural da çiğnemiş değilsindir. Önlenebilir bir acının sürdüğünü ve senin onu mümkün kılan şeyin içinde durduğunu kendin görmüşsündür. Sınaması basit. Dayatılan utançta hep bir göz vardır. Öbüründe göz yoktur, bilgi vardır.
Bugünün itiraf kültürü de buradan anlaşılıyor. İnsanların utançlarını ekranda anlattığını görülebilir. Ancak orada anlatılan şey utanç değil. Anlatılabilir hale gelmiş olması, utanç olmaktan çıktığının kanıtı. Paylaşılan şey her seferinde bir fiil olarak sunulur, şunu yaptım diye, yani suçluluğun gramerine geçirilir. Bir sınaması da var. İtiraf edene bir şeye mal oluyor mu, yoksa onay mı getiriyor? Onay getiriyorsa o bir itiraf değil bir işlemdi.
Satılan şey de bu. Kimse kimseye utanç satamaz ama herkese yetersizlik satılabilir. Yetersiz hissettirilen insan o duyguyu bastırmak için yine kendisini yetersiz hissettiren yere döner. Utandırma bir piyasadır. Utanmak değil.
UTANÇ, BİR EŞİĞİ GEÇEREK KURULDU
Kolektif utancın bir toplumu gerçekten dönüştürdüğü açık örneklerden biri Almanya. Genellikle şöyle anlatılır: Almanlar Hitler'den utandılar ve faşizm o topraklarda eski gücünü bir daha bulamadı. Anlatı doğru, sıralaması yanlış. Doğru sıralama anlatının kendisinden çok daha öğretici.
1945'ten sonra Almanya'da utanç yoktu. Yirmi yıl boyunca yoktu. O yıllarda olan şey susmaktı. Aflar çıkarıldı, eski görevliler yargıya ve bürokrasiye geri alındı, konu konuşulmadı. Yaygın duygu utanç değil kendini mağdur görmekti. Bombalanan şehirler, sürgünler, bölünmüş bir ülke. Karl Jaspers 1946'da suçluluk sorunu üzerine kitabını tam da bu yüzden yazdı. Var olan bir utancı tarif etmiyordu, olmayan bir utancı üretmeye çalışıyordu. Ve büyük ölçüde duyulmadı. Dönüşüm ise altmışlarda başladı. Eichmann davası, ardından Frankfurt'ta görülen Auschwitz davaları ve asıl olarak 68 kuşağının babalarına sorduğu soru: sen ne yaptın. Utanç hissedilmedi, kuruldu. Mahkemelerle kuruldu, tanıklıklarla kuruldu, bir kuşak çatışmasıyla kuruldu, yazılarla ve filmlerle kuruldu. Kırk yıl sürdü ve bir insan ömrü yetmedi, bir kuşağın değişmesi gerekti.
Almanya iki şeyi birden gösteriyor. O yirmi yıllık suskunluk, birikip de bir araya getirilmeyen utancın ne olduğunun kanıtı. Böyle bir utanç bir duygu olarak sürmez, bir tabu olarak sürer. Grup o konuyu konuşmamakta anlaşır ve herkesin içinde tekil kaldığı için ömürlü olur. İkincisi bizim için asıl önemlisi. Utancı bir araya getiren şeylerin hiçbiri duygu değildi. Bir dava bir iştir. Bir tanıklık bir iştir. Babasına hesap soran bir kuşak bir iştir. Hepsi tek başına yapılamayan işlerdi. Duygu zaten oradaydı, yirmi yıldır oradaydı. Değişen şey, o duygunun etrafında yapılacak bir iş bulunmasıydı.
Almanya'nın istisna olduğunu da söylemek gerekiyor ve istisnayı en iyi gösteren şey yanı başındaki ülke. Avusturya aynı dönemden, aynı dilden, aynı katılımdan geçti. Avusturyalılar Nazi aygıtının içinde nüfus oranlarının çok üstünde yer aldı. Savaştan sonra ise ülke kendisini Hitler'in ilk kurbanı ilan etti ve bu bir avuntu değil resmi bir anlatı oldu. Bir Avusturya başbakanının ortak sorumluluktan söz etmesi için 1991'i beklemek gerekti. Aradan geçen kırk altı yılda utanç birikmedi mi? Birikti. Ama hiçbir dava kurulmadı, hiçbir kuşak babasına soru sormadı, iş kurulmayınca duygu da kurulmadı.
Aynı malzemeden iki ayrı sonuç çıkıyor. Eşik de burada kendini gösteriyor. Bir toplumun suçu “onlar yaptı” demekten çıkıp “biz yaptık” demeye başladığı an. Bu bir duygu eşiği değil bir dil eşiği ve kendiliğinden geçilmiyor. Almanya bir kural değil, bir imkân kanıtı. Kolektif utancın mümkün olduğunu gösteriyor, kaçınılmaz olduğunu değil. Bedelinin ne kadar ağır, süresinin ne kadar uzun olduğunu da gösteriyor.
BİZİM KIRK YILIMIZ VAR MI?
Almanya'nın anlattığı sıralamayı aklımızda tutalım. Önce olay, sonra suskunluk, sonra iş, en sonunda utanç. Arada kırk yıl var ve o kırk yıl boş geçmedi. O sürede yapılan şey, olan bitenin ne olduğunu kanıtlamaktı. Mahkeme bir kanıtlama işidir. Tanıklık bir kanıtlama işidir. Kırk yılın büyük kısmı, bir toplumun kendi yaptığı şeyi öğrenmesiyle geçti.
Bugün böyle bir kırk yıl yok. Öğrenilecek bir şey de yok. Bir kıyım, olduğu sırada ekranlardan akıyor. Görüntü mahkemeden önce geliyor, tanıklıktan önce geliyor, olaydan sonra bile değil, olayın tam ortasında geliyor. Almanya'daki kuşak babasına “sen ne yaptın” diye sorabilmek için önce babasının ne yaptığını öğrenmek zorundaydı. Biz öğrenmek zorunda değiliz. Bakıyoruz. Bunun bize bir kolaylık sağladığı düşünülmemeli. Kırk yıllık gecikme yalnızca bir engel değildi, aynı zamanda bir imkândı. Utanç orada bir “önce” ile bir “sonra” arasında kuruldu. Sormak için geriye dönülecek bir yer vardı. Bizim geriye dönecek yerimiz yok, çünkü hâlâ içindeyiz. Bu kez babasına hesap soracak bir kuşağı da bekleyemeyiz. Soruyu soracak olan da cevap verecek olan da aynı kişi.
Faşizmle bugünkü düzen arasındaki fark tam burada görünüyor. Faşizm suçunu saklamak zorundaydı. Kamplar tellerin arkasındaydı, emirler örtmeceyle yazılırdı, tanıklar ortadan kaldırılırdı. Saklamak, utancın hesaba katıldığı anlamına gelir. Faşizmin bir ideolojisi vardı ve o ideoloji utanılacak bir iş yaptığını biliyordu. Bugünkü düzenin ideolojisi yok, hesabı var. Gizlemiyor, çünkü gizlemesine gerek kalmadı. Aradan geçen zamanda şu öğrenildi: görünürlük tek başına bir şey yapmıyor. Gösterilen acı, onu gören herkeste ayrı ayrı bir utanç bırakıp orada kalıyor. Dehşetin naklen yayınlanması bir ihmal değil, bir güven işareti. Berger bunun bir yanını görmüştü. Medyayı yönlendirmenin her zaman bir korku göstergesi olduğunu söylüyor ve bugünkü düzenin dünyanın umutsuzluğundan korktuğunu ekliyor. İkisi birden doğru. Düzen gösterdiği şeyden emin, göstermediği şeyden korkuyor. Emin olduğu şey acının görüntüsü. Korktuğu şey, o görüntünün karşısında kimsenin yalnız kalmaması.
Bizim utancımız da işte bu güvenin içinde doğuyor. Almanya'daki utanç bir gecikmenin ürünüydü, bizimki bir eşzamanlılığın. Onlar ne yaptıklarını sonradan öğrendiler, biz ne yaptığımızı yaparken biliyoruz. Bu fark utancı hafifletmiyor, ağırlaştırıyor. Öğrenen insan şaşırabilir. Bakan insan şaşıramaz.
BİZ, BİZDEN UTANDIĞIMIZ NOKTADAYIZ
Şimdi soruya dönebiliriz. Neredeyiz? Yukarıda bahsi geçen tüm olgular ve fikirler denkleme katıldığında verilebilecek en kısa cevap şu: biz, bizden utandığımız noktadayız. Bu kısa cevap bir değişimi gösteriyor. Uzun süre insanlar olan bitenden utandı. Utancın nesnesi hep dışarıdaydı, bir olay, bir karar, bir haber. Kendini o şeyden ayırarak utanabiliyordun. Utanmak, ondan ayrı olduğunun kanıtıydı.
Bu ayrımın artık tutmadığı, en azından işlevini yitirdiği bir noktadayız. Bir soykırım canlı yayında izleniyor ve izlenebiliyor. Milyonlarca insan onu görüyor, biliyor, önlenebilir olduğunu da biliyor ve akşam yemeğini yiyor. Bunu yapan bir kötü adam değil. Bunu yapan insan türünün kendisi. Biz, “işte o türün içinde ben de varım” diyebildiğimiz andayız.
Utancın adresi burada değişiyor. Dışarıdaki bir şeyden değil, dahil olduğun bir şeyden utanıyorsun. Kendini kalabalıktan ayırıp “ben böyle değilim” diyerek kurtulamıyorsun, çünkü kurtulmanın kendisi o kalabalığın en yaygın davranışı. Bu eşiğe herkes geldi diyemeyiz. Ama bir kesimde başladı ve birikiyor. “Bizden utanıyorum” cümlesini kuran biri, farkında olmadan bir “biz” kurmuş oluyor. Nitekim utanmak için önce ait olmak gerekir. Ait olmadığın bir şeyden utanamazsın, en fazla iğrenirsin. Utanç, aidiyetin kanıtıdır. “Bizden utanıyorum” cümlesi göründüğü gibi bir teslimiyet değil. Boşalmış bir zamirin, en beklenmedik yerden, bir duygu üzerinden yeniden dolması.
Burada kör bir iyimserliğe düşmemek gerekiyor. Çoğullaşan utanç iki yöne akabilir. Birincisi yukarıdır, yani onu üreten düzene. “Demek mesele bende değilmiş.” İkincisi yanadır, bir günah keçisine. Aşağılanmış toplulukların en tanıdık refleksi budur. Ulusal utançtan milliyetçilik doğmasının mekanizması tam olarak budur. Utanç boşalacak bir yüz arar, bulamazsa uydurur. Yönü ne belirliyor? Utancı adlandıracak bir dilin olup olmadığı. Haksızlığın yapısal olduğunu söyleyebileceğin kavramlar elindeyse utanç yukarı akar. O kavramlar yoksa utanç bir sorumlu icat eder. Günah keçisi, analiz yokluğunda utancın yaptığı şeydir.
Berger siyasetin önkoşulunu da tam buraya bağlamıştı. Acıların birliğini görmek. O görme kendiliğinden gelmiyor, bir dille geliyor. Dayatılan utanç zaten yana akar, onu dayatan öyle istediği için. Kendi tanımandan doğan utancın yukarı akması ise kendiliğinden olmuyor. Bir dil gerekiyor ve o dil kurulmazsa aradaki fark da kayboluyor. Berger sözcüklerimizi geri almaktan söz ederken kastettiği şey de bu olsa gerek. Sözcük bir süs değil. Sözcük, utancın nereye akacağını belirleyen kanaldır.
UTANÇ NASIL ÖRGÜTLENİR?
Diyelim ki utanç birikti. Diyelim ki bir kesim gerçekten kendi türünden utanmaya başladı. Bundan ne çıkar? Duyguların kendiliğinden politikaya dönüştüğüne inanmak ne kadar doğru olur? Berger bunu biliyordu ve bir başka yazısında şöyle diyor:
“Tüm bu olup bitenlere karşı çıkmaya ve direnmeye hazır çok sayıda insan var; lakin şu sırada böyle bir direnişi gerçekleştirmenin siyasal araçları muğlak ya da namevcut.” [6]
Direnmeye hazır insan var ancak araç yok. O halde utanç örgütlenebilir mi? Bunun cevabı hayır olsa gerek zira bu tarz bir örgütlenme için konuşmak gerekir ve utanç bahsedilen sahici haliyle konuşulamaz. Bir insan toplantıda kalkıp “ben kendi türümden utanıyorum” diyemez. Dese bile bu bir itiraf olur, ardından bir program ortaya çıkamaz ve dönüşümün kapısı açılamaz.
Berger başka bir yerde, farkında olmadan, bunun cevabını veriyor. Şarkı üzerine yazdığı metinde şöyle diyor:
“Şarkılar bir yokluğa söylenir. İlhamlarını yokluk vermiştir ve yokluğa hitap ederler. Aynı zamanda şarkının paylaşılmasıyla yokluk da paylaşılır ve daha az keskin, daha az yalnız, daha az sessiz bir hal alır.” [7]
Kimse kimseye derdini anlatmıyor, kimse itiraf etmiyor. Ortak bir form, kimsenin söyleyemediği şeyi taşıyor. İnsanlar birbirlerine hiçbir şey açıklamadan çoğullaşıyor. Utanç için de yol bu. Utanç anlatılmaz, taşınır. Bir şarkıda, bir hikâyede, bir yazıda, bir sloganda, bir mizahta taşınır. Taşındığı anda taşıyan herkes diğerinin de aynı şeyi taşıdığını anlar. Ama bu yetmez, çünkü yalnızca bir duygunun paylaşılması bir “biz” fikri inşa edemez.
Cevap şu: utanç örgütlenmez, iş örgütlenir. Bir grev tek başına yapılamaz, bir dayanışma platformu tek başına kurulamaz, yıkılan bir enkaz tek başına kaldırılamaz. Utanç ise o işe kimin geleceğini belirler.
Bugün böyle bir kitle var. Umutlu oldukları için değil, kaybedecek bir beklentileri kalmadığı ve kendi türlerinden utandıkları için. Utanç bir program vermiyor. Ama iş kurulduğunda o işe kimin geleceğini belirliyor. Bizden utandığımız nokta, bizi dönüştürecek olan işin kadrosunu veriyor.

Félix Vallotton, La Manifestation, 1893
BİZ NEREDEYİZ?
Tüm bunların ardından son kez neredeyiz sorusuna bakmak gerekiyor. Berger elimizde tek bir kelime kalacağını söyledi. Demokrasi, adalet, özgürlük, hepsinin içi boşaltıldı ve birer parolaya çevrildi. Geriye sadece utancın kalacağını söyledi ve haklıydı. Bize o kelimeyi bırakmalarının bir sebebi var. Utanç, kitlesel olmak yerine tek başına taşındığı sürece zararsızdır. Susturur, ufku kapatır, insanı kendi ayaklarına baktırır. Elimizde bırakılan kelime, tam olarak kimsenin onunla bir şey yapamayacağı düşünüldüğü için bırakıldı. Ama o kelimenin içinde bir şey saklıydı.
Utanmak için ait olmak gerekir. Utanç, aidiyetin kanıtıdır. Yani bize bıraktıkları kelimenin içinde, bizden aldıkları kelime duruyordu. Bir kelime herkeste aynı anda kaldıysa, o artık kimsenin tek başına taşıdığı bir kelime değildir. Utancın felç ettiği doğru, ufku kapattığı doğru. Ama bunların hepsi bir kişi için doğru. Aynı anda milyonlarca insan gözünü ayağına dikmişse ortada bir felç değil bir bekleyiş vardır. Bekleyen bir kalabalık, uyuyan bir kalabalık değildir.
Araçların olmadığı bir zamanda nasıl beklenir? Dayanışma içinde. Dayanışma içinde beklemenin ilk koşulu ise aynı şeyi beklediğimizi bilmek. Alışmak her şeyi bitirseydi utanç da kalmazdı. Utanmaya devam etmek, yaşananlara alışmanın tamamlanmadığı anlamına geliyor.
Bir cümle var. Tek başına söylendiğinde bir yakınma, birlikte söylendiğinde bir programa dönüşür. “Böyle bir dünyada yaşamak istemiyoruz” cümlesini kurabilmek için önce bir “biz” gerekir. Tanık olmanın ötesinde, parçası olduğumuz kötülüğü sahiplenerek utanan bir biz zorunluluktur.
Neredeyiz? Biz, bizden utandığımız noktadayız. Dolayısıyla belki de uzun zamandır ilk defa, aynı yerdeyiz.
Not
[1]Between the Eyes, s. xiv.
“The new tyranny, like other recent ones, depends to a large degree on a systematic abuse of language. Together we have to reclaim our hijacked words and reject the tyranny's nefarious euphemisms; if we do not, we will be left with only the word shame.”
[2]Between the Eyes, s. viii.
“I write in the night, although it is daytime. A day in early October, 2002. For almost a week the sky above Paris has been blue. Each day the sunset is a little earlier and each day gloriously beautiful. Many fear that before long, U.S. military forces will be launching the 'preventive' war against Iraq so that the U.S. oil corporations can lay their hands on further and supposedly safer oil supplies. Others hope that this can be avoided. Between the announced decisions and the secret calculations, everything is kept unclear, since lies prepare the way for missiles. I write in a night of shame.
By shame I do not mean individual guilt. Shame, as I'm coming to understand it, is a species feeling, which, in the long run, corrodes the capacity for hope and prevents us looking far ahead. We look down at our feet, thinking only of the next small step.”
[3]Between the Eyes, s. ix.
“The shame begins with the contestation (which we all acknowledge somewhere but, out of powerlessness, dismiss) that much of the present suffering could be alleviated or avoided if certain realistic and relatively simple decisions were made. There is a very direct relation today between the minutes of meetings and minutes of agony.”
[4]Between the Eyes, s. x.
“It happens that in their lives, people suffer from wrongs that are classified in separate categories, and suffer them simultaneously and inseparably.”
[5]Between the Eyes, s. x.
“The precondition for thinking politically on a global scale is to see the unity of the unnecessary suffering taking place. This is the starting point.”
[6]“How to Resist a State of Forgetfulness”, Brick 96, 2015. Türkçesi Hoşbeş içinde.
“Those who are ready to protest against, and resist, what is happening today are legion; but the political means for doing so are for the moment unclear or absent.”
[7]“Some Notes on Song”, Harper's Magazine, Şubat 2015. Türkçesi Hoşbeş içinde.
“Songs are sung to an absence. Absence is what inspired them, and it's what they address.” ve “in the sharing of the song the absence is also shared and so becomes less acute, less solitary, less silent.”
Kaynakça
Strauss, David Levi. Between the Eyes: Essays on Photography and Politics. Giriş yazısı John Berger. New York: Aperture, 2003.
Berger, John. Kıymetini Bil Herşeyin: Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar. Çev. Beril Eyüboğlu. İstanbul: Metis Yayınları, 2009.
Berger, John. O Ana Adanmış. Çev. Müge Gürsoy Sökmen. İstanbul: Metis Yayınları, 2007.
Berger, John. Hoşbeş. Çev. Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen. İstanbul: Metis Yayınları.
Yazar
İlgili yazılar
Deneme · TR
Bizi Gördüğünü Söyle
Görmek, farkında olduğumuz en basit deneyim aracıdır. Uyandığımızda ilk önce görüyoruz ve aslında o andan itibaren tekrar uykuya dalana kadar bakışımızla dış…
Devamını Oku →Deneme · TR
Kolektif Günahımız: Ignavi
“Under the brown fog of a winter dawn, A crowd flowed over London Bridge, so many, I had not thought death had undone so many.” T.S. Eliot’un Çorak Ülke…
Devamını Oku →Deneme · TR
Kötülüğün Değil Aidiyetin Sıradanlığı
Bir eylemin, özellikle kötü olarak değerlendirilen bir eylemse, gerçekleşmesinin ardından eylemin sahibi tarafından şu sözler günlük hatta sıklıkla kullanılır:…
Devamını Oku →


