Aşk, tutku, üzüntü felsefenin konusu mudur? Yoksa duygularımızı bu işe karıştırmamalı mıyız? “Gerçek filozof” düşünür mü bu konular üzerine, ya da düşünmeli midir?
Felsefe ile ilgilenen herkesin aklına en az bir kez gelmiştir bu sorular. İlgilenmeyenler ise felsefeyi bulutların üzerine konumlamıştır; sıkıcı, karmakarışık bir disiplin olarak görür ve durumu kökten çözer. Ben de geçtiğimiz günlerde tüm bunlar üzerine düşünürken Alain de Botton’un Aşk Üzerine adlı kitabını okudum ve hem aşk üzerine hem de Botton’un kitabı yazarken felsefeyi nasıl kullandığı üzerine biraz kafa yordum.
Kitabı yazarken felsefeyi kullanış biçimi o kadar ilgimi çekmiş olacak ki kitabı bitirir bitirmez hemen yazarı araştırmaya başladım. Kendisiyle ilgili dikkatimi ilk çeken unsur, okulda aldığı eğitimin hayatın gerçekleriyle örtüşmediğini düşünerek doktora eğitimini yarım bıraktığını görmem oldu. Aslında bu bilgi, kitabı yazarken felsefeyi kullanış biçimini de tanımlar nitelikteydi. Çünkü Botton’un felsefeye yaklaşımında, onu yalnızca akademik bir alan olarak ele almak yerine gündelik hayatın içerisine taşıma çabası açıkça görülüyordu. Yazarın aynı amaçla 2008 yılında kurduğu ‘’School Of Life’’ isimli topluluk da aslında tüm bu çabasını somutlaştırır nitelikte.
Gerçekten de hem felsefeyi hem de eserlerini okurken aşka ya da herhangi bir duyguya rastlayamayacağımız Kant gibi filozofları günlük hayata entegre edişi, bu noktada direkt olarak somut bir anlam kazanıyor. Eseri okurken, günlük hayata yapılan bu minik felsefi dokunuşlarla felsefenin aslında her günümüzü ve her bir basit anımızı anlamlandırmak için, bazen de tanımlamak için ne kadar kıymetli olabileceğini hatırlatıyor bana. Kitabında aşkı imkansız olduğu için isteyen kişilerle, Marksist bilinçaltından hareketle ‘’düşlerin düşler aleminde kalması gerektiğini’’ düşünenlerin birçok noktada benzeştiğini ortaya koyan yazar, aslında bahsettiğim konunun güçlü örneklerinden birini sunuyor bize. Burada aşkın kendisini yalnızca iki insan arasındaki duygusal bir bağ olarak ele almak yerine, kişinin sahip olma ve arzulama biçimleri üzerinden değerlendirmesi dikkat çekici. İmkânsız olanın arzu edilmesi, onu elde ettiğimiz anda ise arzumuzun değişmesi ya da ortadan kalkması, aşkın kendisinden çok insanın arzulama biçimi üzerine düşünmemize neden oluyor. Marksist bakış açısını da bu gündelik deneyimin içerisine yerleştirerek, oldukça sıradan görünen bir aşk hikâyesinin arkasında aslında insanların isteklerini, beklentilerini ve sahip olma arzularını şekillendiren düşüncelerin bulunduğunu gösteriyor. Böylece kitapta Marksist bakış, yalnızca teorik bir düşünce olarak karşımıza çıkmıyor; aşk gibi son derece kişisel ve gündelik bir deneyimi anlamlandırmanın araçlarından biri hâline geliyor.
Bunların yanı sıra Botton’un 23 yaşında kaleme aldığı ilk eseri olan “Aşk Üzerine” kitabını okurken ise ilk dikkatimi çeken şeylerden biri, hikâyenin sıradanlığı ama bir o kadar da ilgi çekiciliği oldu. Hikâyemizin ana karakterleri Chloe ve anlatıcımızın tanışma anlarından gündelik kavgalarına, flört dönemlerinden onları ayrılığa sürükleyen kavgalarına, ilişkilerinin tüm süreçlerine şahit olurken; kendi hayatlarımızdan, ilişkilerimizden veya arkadaşlarımızın bize bir kahve eşliğinde anlattığı hikâyelerden kesitleri okuyor gibiyiz. Ana karakterlerimizin aslında bir klişe gibi görünen bu aşk hikâyesinin bir yandan küçük dokunuşlarla biricikleşmesini izlerken, aslında her aşk hikâyesinin sıradanlığı ve bir yandan da kişilere özgülüğünün tezatlığını net bir biçimde gözlemlemek, okurken bir yandan da bol bol düşündürüyor. Kendi deneyimlerimizden yola çıktığımızda da, bir yandan hepimiz aynı hayatları yaşıyor gibiyiz; bir yandan da, bazı şeyleri sadece tekil olarak biz yaşıyor gibi değil miyiz aslında?
Kitapta Chloe ve anlatıcının ‘’aşkının evrelerini” kronolojik bir sıralama ile izlerken, aşk aynı bir insan gibi doğuyor, büyüyor ve ölüyor — ya da öldürülüyor. İlk başlarda karşındaki kişiye duyulan hayranlık süreç içerisinde yok olup yerini alışkanlıklara bırakıyor, heyecanlar unutulup gidiyor.
Tüm bunların yanı sıra, öncesinde de bahsettiğim üzere, kitapta sıradan bir hayattan sıradan kesitler görürken bunlara felsefecilerden yorumlar görüyoruz, ki bu yöntem alışılagelmiş felsefecilerin çok da kullanmadığı bir yöntem. Bu noktada diğerlerinden belirgin biçimde ayrışan yazar, felsefeyi aynı Antik Çağ’da olduğu gibi gündelik hayatın tam ortasına konumlandırıyor. Yazar yeri geliyor Aristoteles’in aşk, dostluk ve mutluluk üzerine düşüncelerinden hareketle insan ilişkilerini ve aşkın insan hayatındaki yerini sorguluyor, yeri geliyor Kant’ın ahlak anlayışını aşkın bize getirdiği haz ile yorumlayarak okuyucunun zihninde bambaşka pencereler açıyor ve felsefeyi bir biçimde basit insanların basit duygularıyla buluşturuyor.
Kitabın hiçbir yerinde net bir aşk tanımı yapılmasa da, benim bir okur olarak gözlemim, yazarın aslında aşkı ulaşılacak bir yer/konum olarak değil, tamamen sürecin kendisi olarak yorumladığını söyleyebilirim — ki bu noktada aşk ve felsefeyi de aslında kesiştirebiliriz. Herkes âşık olmak ister, bir sonuç arar, duygularını somutlaştırarak sonuçlandırmaya çalışır; felsefeyi anlamaya ve felsefe yoluyla düşünmeye başladığımızda da sorular sorarız ve bunlara net cevaplar ararız. Fakat sonrasında fark ederiz ki aslında soruların cevaplarını ararken yaptığımız yolculuk ve düşünme süreci bizi asıl tatmin eden şeydir. Felsefi soruların cevaplarını bulduğumuzu sandığımızda ise süreç tamamlanır, bir biçimde finalize edilir ama o bir nevi “tamamlanma” hissi düşünen kişiyi pek de tatmin etmez.
Kitapta gördüğümüz üzere kimileri için aşk da böyledir; ona ulaştığımızda — daha doğrusu ulaştığımızı sandığımızda — hisler, hevesler azalır, bitmeye yüz tutar. Ve kişi kendini tekrardan aşkı ararken bulmaya başlar. Bazısı farklı bir kişide tekrar bulacağını sanır, aşkın ilk evrelerinin heyecanına tekrar düşer, kimisi de bambaşka yerlerde arar aşkı. Kitabın belki de en can alıcı kısmı, bu kısır döngüyü, insanların aşk arayışını ve aşkın bitimini de göstermesi diyebiliriz. Kitabın sonunda anlatıcının tekrar aşkın ilk evresini deneyimlemeye başlamasıyla bitmesi de bu döngüyü ve döngünün kısırlaşmasını net bir biçimde gözlerimizin önüne seriyor.
Kitabı okuruken normalliğin ve tanıdıklığın bizi kendine çekişini belirgin bir biçimde hissederken, bu ‘’sıradan’’ sayılabilecek aşk hikayesinin yanı sıra felsefenin bu hikayedeki vardığı benim oldukça hoşuma gitti. Alain de Botton’un dili, üslubu ve kendine has tarzıyla harmanlanan bu kitabı birçok okurun keyifle okuyacağını düşünüyorum.



