Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde bilimin nasıl geliştiğine ilişkin alışılmış düşüncelerimizi sorgular. Geleneksel anlayışa göre bilim, doğaya ilişkin bilgilerin zamanla biriktiği, yanlış teorilerin elendiği ve her yeni keşifle gerçeğe biraz daha yaklaşıldığı sürekli bir ilerleme sürecidir. Kuhn ise bilim tarihinin bize bundan daha karmaşık ve ilginç bir hikâye anlattığını gösterir.
Ona göre bilim, yalnızca teorilerden, deneylerden ve keşiflerden oluşmaz. Bilim insanlarının birlikte çalıştığı, ortak değerler geliştirdiği, belirli problemleri önemli bulduğu ve dünyayı belli bir biçimde anlamayı öğrendiği tarihsel bir etkinliktir. Bu etkinliğin merkezinde “paradigma” bulunur.
Paradigma: Bilim İnsanları Dünyayı Nasıl Görür?
Paradigma, yalnızca bir teori ya da açıklama modeli değildir. Bilim insanlarının hangi soruları soracağını, hangi yöntemleri kullanacağını, neyi önemli bir problem sayacağını ve hangi sonuçları kabul edilebilir bulacağını belirleyen ortak bir çerçevedir.
Kuhn, daha sonra bu çerçeveyi açıklamak için disipliner matris kavramını geliştirir. Simgesel genellemeler, modeller, değerler ve örneklikler bu matrisin temel unsurlarıdır.
Bunlar arasında özellikle örneklikler dikkat çekicidir. Çünkü bilim insanı yalnızca yasaları ve teorileri ezberleyerek yetişmez. Daha önce çözülmüş problemleri inceleyerek yeni problemleri nasıl ele alacağını öğrenir. Hangi durumların birbirine benzediğini, hangi yöntemin nerede işe yaradığını ve bir problemin nasıl çözülebileceğini zamanla kavrar. Bir başka deyişle bilimsel eğitim, yalnızca bilgi aktarmak değildir; aynı zamanda bir düşünme, problem çözme ve görme biçimi kazandırmaktır.
Bu da bizi Kuhn'un en önemli düşüncelerinden birine götürür: Bilimsel gözlem, sanıldığı kadar dolayımsız değildir. Gördüğümüz Şey, Yalnızca Gözümüzün Önündeki Şey midir? İki insan aynı fiziksel olaya bakabilir, fakat aynı şeyi görmeyebilir.
Örneğin bir fizikçi, bulut odasındaki izlere baktığında belirli parçacıkların hareketini tanıyabilir. Aynı izlere bakan bir öğrenci ise yalnızca birtakım çizgiler görebilir. İkisinin karşısında aynı fiziksel olay vardır; ancak gördüklerine verdikleri anlam farklıdır.
Çünkü bilim insanı, aldığı eğitim ve edindiği deneyim sayesinde neye bakacağını, gördüğünü nasıl sınıflandıracağını ve hangi ilişkiler içinde yorumlayacağını öğrenmiştir. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Algının tarihsel ve toplumsal olarak biçimlenmesi, onun keyfî olduğu anlamına gelmez.
Gerçeklik, yorumlarımıza sınırsız biçimde uyum sağlamaz. Kurt ile köpeği ayırt edemeyen bir topluluk, belirli koşullarda ciddi sorunlarla karşılaşır. Benzer şekilde alfa parçacıkları ile elektronların izlerini ayırt edemeyen bir fizikçi de araştırmasını başarıyla sürdüremez.
Demek ki dünyayı her zaman belirli kavramlar ve deneyimler aracılığıyla görsek de gördüğümüz şey gerçeklikten kopuk değildir. Doğa, düşüncelerimize ve uygulamalarımıza sınırlar koyar.
Farklı Paradigmalar Birbirini Anlayabilir mi?
Kuhn'un en çok tartışılan kavramlarından biri eşölçülemezliktir. Farklı paradigmalar aynı kavramları farklı anlamlarda kullanabilir, nesneleri farklı biçimlerde sınıflandırabilir ve bilimsel başarıyı farklı ölçütlerle değerlendirebilir. Bu yüzden bir paradigmanın dilini diğerine bütünüyle ve hiçbir anlam kaybı olmadan çevirmek her zaman mümkün değildir. Ancak bu, farklı paradigmaları benimseyen bilim insanlarının birbirleriyle iletişim kuramayacağı anlamına gelmez.
Kuhn, burada çeviri ile anlamanın önemini vurgular. Bir bilim insanı, başka bir paradigmanın kavramlarını öğrenebilir; başlangıçta kendisine anlamsız gelen bir düşüncenin karşı taraf için neden anlamlı olduğunu kavrayabilir. Yine de anlamak, ikna olmak ve yeni bir paradigmayı benimsemek aynı şey değildir.
Bir bilim insanı başka bir teorinin belirli açılardan daha başarılı olduğunu kabul edebilir. Fakat bu kabul, onun hemen yeni paradigmanın içinden düşünmeye başlayacağı anlamına gelmez.
Kuhn'un Gestalt değişimi benzetmesi bunu anlatır. Bilimsel devrim, yalnızca eski bir teorinin yerine yenisinin konulması değildir. Bilim insanının problemleri, kavramları ve nesneler arasındaki ilişkileri yeni bir biçimde görmeye başlamasıdır. Böyle bir dönüşüm, mantıksal kanıtlar kadar öğrenmeyi, deneyimi ve alışılmış düşünme biçimlerinin yeniden kurulmasını da içerir.
Bilimsel Seçim Keyfî midir?
Buraya kadar anlatılanlar, ilk bakışta şöyle bir soruyu akla getirebilir: Eğer bilim insanları dünyayı farklı paradigmalar aracılığıyla görüyorsa, hangi teorinin seçileceği tamamen kişisel bir tercih midir? Kuhn'un yanıtı hayırdır.
Bilim insanları teorileri değerlendirirken ortak birtakım değerlerden yararlanırlar. Problem çözme başarısı, nicel kesinlik, tutarlılık, sadelik, öngörü gücü ve yeni araştırmalara olanak sağlaması bunların başlıcalarıdır.
Ancak aynı değerleri paylaşmak, herkesin mutlaka aynı sonuca ulaşacağı anlamına gelmez. Bir bilim insanı kesinliğe daha fazla önem verirken bir başkası sadeliği ya da yeni araştırma olanaklarını ön plana çıkarabilir. Dolayısıyla bilimsel kararlar ne bütünüyle keyfîdir ne de herkesi zorunlu olarak aynı sonuca götüren mekanik bir kurala dayanır. Bilimsel değerlendirme, ortak ölçütlerin bulunduğu fakat bu ölçütlerin nasıl uygulanacağı konusunda farklılıkların ortaya çıkabildiği bir süreçtir.
Bilim İlerler, Peki Nereye Doğru?
Kuhn'un bilimsel ilerlemeyi reddettiği sıkça düşünülür. Oysa Kuhn, sonraki teorilerin önceki teorilerden daha başarılı olabileceğini açıkça kabul eder. Newton mekaniği, Aristoteles mekaniğine göre çok daha güçlü bir problem çözme kapasitesine sahiptir. Einstein'ın teorileri de Newton fiziğinin açıklamakta zorlandığı bazı sorunlara çözüm getirmiştir.
Kuhn'un itirazı ilerleme düşüncesine değil, ilerlemenin nasıl yorumlandığınadır. Geleneksel anlayışta bilim, doğanın nihai ve değişmez resmine giderek yaklaşan bir süreç olarak görülür. Her yeni teori, sanki önceden var olan eksiksiz bir hakikatin biraz daha büyük bölümünü açığa çıkarır. Kuhn ise burada önemli bir soru sorar: Bir teorinin gerçeğe diğerinden daha yakın olduğunu hangi ölçüte dayanarak söyleyebiliriz?
Teorilerin çizdiği dünya resimlerini, bütün teorilerden bağımsız bir konumdan doğayla karşılaştırma olanağına sahip değiliz. Gerçekliği anlamaya çalışırken kullandığımız kavramlar ve değerlendirme ölçütleri de bilimsel gelişmenin içinde değişir. Bu nedenle Kuhn, bilimsel ilerlemeyi doğanın önceden belirlenmiş nihai bir resmine doğru yolculuk olarak düşünmez.
Burada Darwin'den esinlenir. Nasıl ki evrim, önceden belirlenmiş kusursuz bir canlı türüne ulaşmak zorunda değilse bilimsel gelişme de önceden belirlenmiş son bir teoriye yönelmek zorunda değildir.
Bilim, geçmişte geliştirdiği bilgilerden hareket eder; yeni problemlerle karşılaşır, yeni çözümler üretir ve bu çözümler sayesinde daha önce sorulamayan soruları sormaya başlar.
Yeni bir paradigma bazı eski problemleri çözerken bazılarını önemsiz hale getirebilir. Yeni kavramlar, araştırma alanları ve yöntemler ortaya çıkarabilir. Bu yüzden bilimsel gelişme, eski bilgilerin üzerine sürekli yeni bilgiler eklenmesinden ibaret değildir. Bazen bilginin kendisiyle birlikte dünyayı kavrama biçimimiz de yeniden örgütlenir. Bilim ilerler; fakat bu ilerlemenin mutlaka önceden belirlenmiş nihai bir hakikate doğru gerçekleştiğini söylemek zorunda değiliz.
Bilgi Neden Toplumsal Bir Etkinliktir?
Kuhn'un çalışmasının en önemli sonuçlarından biri, bilimsel bilgiyi onu üreten topluluktan bağımsız anlayamayacağımızı göstermesidir. Bilim insanları belirli bir eğitimden geçer, ortak örneklikler öğrenir, benzer yöntemler kullanır ve belirli bilimsel değerleri paylaşırlar. Neyin önemli bir problem olduğu, hangi çözümün başarılı sayılacağı ve hangi araştırmanın sürdürüleceği bu ortak pratik içerisinde şekillenir.
Kuhn, kitabını bilimsel bilginin de dil gibi bir topluluğun ortak malı olduğunu vurgulayarak tamamlar. Bilgiyi üreten ve kullanan topluluğun yapısını anlamadan bilimsel bilgiyi bütünüyle anlayamayız. Bu düşünce, bilim sosyolojisi açısından da önemli bir kapı açar.
Bilim toplulukları nasıl oluşur? Yeni üyeler nasıl eğitilir? Hangi düşünceler kabul görür, hangileri dışarıda bırakılır? Kriz dönemlerinde bilim insanları nasıl davranır? Yeni bir paradigma hangi koşullarda benimsenir? Bunlar yalnızca bilim insanlarının toplumsal ilişkilerine dair sorular değildir. Aynı zamanda bilimsel bilginin nasıl üretildiğini ve değiştiğini anlamamıza yardımcı olan sorulardır.
Kuhn böylece bilimi, yalnızca bireysel zihnin ya da soyut mantığın ürünü olarak ele almanın yetersizliğini gösterir. Bilim; tarihsel, toplumsal ve pratik bir insan etkinliğidir.
Peki, Nesnel Bilgi Nasıl Mümkündür?
Buraya kadar geldiğimizde karşımıza daha temel bir felsefi sorun çıkar. Eğer bilimsel bilgi tarihsel olarak oluşan kavramlar, yöntemler, araçlar ve toplumsal pratikler aracılığıyla üretiliyorsa, bu bilgi nasıl nesnel olabilir?
İnsan gerçekliği hiçbir zaman bütünüyle dolayımsız biçimde kavrayamıyorsa, gerçekliğe ilişkin doğru bilgiye nasıl ulaşabilir? Üstelik bilgilerimizin zamanla değişmesi, onların nesnel olma niteliğini ortadan kaldırır mı?
Kuhn'un çalışması bizi bu sorularla karşı karşıya bırakır. Onun gösterdiği şey, insanın gerçekliği hiçbir kavramsal aracı olmadan, olduğu gibi seyreden pasif bir gözlemci olmadığıdır. Bilim insanı doğayla teoriler, deneyler, araçlar, öğrenilmiş beceriler ve ortak araştırma pratikleri aracılığıyla ilişki kurar. Fakat bilginin dolayımlı olması, onun zorunlu olarak öznel ya da keyfî olduğu anlamına gelmez.
Aksine, burada yeni bir araştırma alanı açılır: Nesnelliği, bütün tarihsel ve toplumsal koşullardan bağımsız olmak şeklinde tanımlamak yerine, bu koşulların içinde nasıl mümkün olduğunu araştırabiliriz. Bunun için bilgi ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi biraz daha geniş düşünmek gerekir.
İnsan, dünyayı yalnızca gözlemleyen ve zihninde temsil eden bir varlık değildir. Aynı zamanda doğayla etkileşime girer, araçlar üretir, deneyler yapar, çalışır ve içinde yaşadığı dünyayı dönüştürür. Bu durumda bilgi, yalnızca zihnimizdeki düşüncelerin dış dünyaya ne kadar benzediği sorusuna indirgenebilir mi? Yoksa insanın gerçeklikle kurduğu pratik ilişki de nesnel bilginin oluşumunda temel bir rol mü oynar?
Bu sorular bizi Kuhn'un bilim tarihi ve bilimsel topluluklar üzerine geliştirdiği çözümlemelerin ötesine, daha geniş bir epistemolojik tartışmaya taşır.
Kuhn'dan Materyalist Epistemolojiye
Kuhn'un büyük katkısı, bilimsel bilginin tarihsiz, toplumsuz ve dolayımsız bir etkinlik olarak anlaşılamayacağını göstermesidir. Ancak bu tespiti kabul etmek, gerçekliğin insan düşüncesinden bağımsız varlığını reddetmemizi gerektirmez. Bilgimizin tarihsel olarak değişmesi ile bilmeye çalıştığımız maddi dünyanın bizden bağımsız var olması birbirinden farklı meselelerdir.
Asıl sorun, bu ikisi arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır. İnsan, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde yaşayan, dünyayı belirli kavramlar aracılığıyla anlayan ve aynı zamanda onu pratik etkinliğiyle dönüştüren bir varlıktır. Öyleyse şu soruyu sormamız gerekir:
Tarihsel ve toplumsal olarak biçimlenen insan bilgisi, kendisinden bağımsız olarak var olan maddi gerçekliğe ilişkin nasıl nesnel bilgi üretebilir?
Kuhn'un bize gösterdiği şey, bilimin yalnızca doğruların biriktirildiği bir süreç olmadığıdır. Bilim, insanın dünyayı belirli kavramlar, araçlar, değerler ve toplumsal pratikler aracılığıyla anlamaya çalıştığı tarihsel bir etkinliktir. Bilimsel devrimler yalnızca teorilerimizi değil, problemlerimizi, kavramlarımızı ve dünyayı görme biçimlerimizi de değiştirir. Ancak bilginin tarihsel olması, gerçekliğin keyfî olduğu ya da nesnel bilginin mümkün olmadığı anlamına gelmez.
Tam tersine, Kuhn'un açtığı asıl felsefi sorun burada belirir: İnsan, gerçekliği hiçbir zaman tarihsel ve toplumsal koşullarından bağımsız olarak kavrayamıyorsa, kendisinden bağımsız var olan maddi dünya hakkında nasıl nesnel bilgi üretebilir? Bu sorunun yanıtı, bilginin yalnızca zihinsel bir temsil değil, insanın dünyayla kurduğu pratik ve dönüştürücü ilişkinin bir ürünü olarak da ele alınmasını gerektirir. Böylece Kuhn'la başlayan tartışma bizi daha temel bir soruya taşır: Nesnellik, tarihin ve toplumsal pratiğin dışında mı aranmalıdır, yoksa tam da onların içinde mi kurulmaktadır? Materyalist epistemolojiye geçişin başlangıç noktası budur.



